Ana Sayfa / Haberler / Otizm’li Çocuklarda Resim Eğitimi: Resim Sistemleri ve Proto-Matematik

Otizm’li Çocuklarda Resim Eğitimi: Resim Sistemleri ve Proto-Matematik

Otizm tanısı almış beş yaşındaki Sung, Sung’ın kilisedeki Pazar okulunda, sanat eğitimi alanında lisans mezunu olan en sevdiği öğretmeninin haftaiçi sınıflarda kızının dersine girmesi umuduyla annesi tarafından üniversitenin Cumartesi günleri düzenlenen resim programına kaydedildi. Otistik çocuklarla deneyimin az olması, Sung’ın Pazar günleri kilisedeki derslerde sık sık öfke nöbetleri geçirmesi ve küçük kızın konuşamaması nedeniyle ilk başta çekinceli davranan genç öğretmen yine de bu eğitim programını kabul etti. Genç öğretmenin bu öncül kuşkuları yersiz çıktı. Çünkü Sung, arasına katıldığı okul öncesi çocukların arasında eskisi gibi onu çığlık atmaya iten öfke nöbetleri geçirmeden derslere katılabiliyordu. Ayrıca, resim derslerinin ilk haftalarında Sung herkesi şaşırtarak çok güzel resimler çizmeye başlamış ve otistik bir çocuğun resim dersleri alması konusunda çevresindeki insanların kafasındaki kuşkuları da dağıtmıştır.

Dersler sırasında Sung ve yaptığı resimler hakkında başka sorular da gündeme geldi. Sung’ın değişen imgelemini nasıl anlamlandırmak gerekiyordu? Sung’ın imgelemini ve çizdiği resimleri açıklamaya yönelik yorumlar Sung’ın kendisi ve yaptıklarını anlamakta ne tür bir işleve sahipti? Sung’ın yaptığı resimler onun öteki çocuklar ve onların resimleri ile arasındaki ilişki hakkında bize ne söylüyordu? Bu ve bunlara benzer soruların yanıtları, dönem boyunca, ağzından tek bir sözcük çıkmayan küçük kızın öğretmenlerinin kafasını kurcaladı.

Bu makalenin kapsamını, Sung’ın ve söz konusu resim dersi boyunca gelişen sanat yeteneğinin öyküsü oluşturmaktadır. Ayrıca, Sung’ın çizimleri doğrultusunda, resim eğitimi ve otistik çocuklar arasındaki bağlantı da ele alınacaktır. Sung’ın resimleri dönem boyunca fotoğraf makinesi ve fotokopi ile kayıtlara geçti. Bağlamsal bilgileri toplamak amacıyla katılımcı gözlemler ve söyleşiler yapıldı. Alfred Schutz’un fenomenolojik sosyolojisi, sözel ve sözel olmayan sosyal etkileşim ve davranışların değerlendirilmesinde, yararlı bir kuramsal çerçeve olarak kullanıldı (1). Erken dönem matematik gelişimi ve çizim sistemleri üzerinde yapılan incelemeler de, inceleme konusuna ilişkin ön yargıların ve sonraki varsayımların gelişmesinde yarar sağladı. İşte Sung’ın öyküsü:

Sung

Gür siyah saçları yüzünün ön tarafını örten Sung, çevresinde konuşup koşturan çocuklarla ilgilenmeden, önünde duran resim defterine büyük bir dikkatle bir şeyler çiziyor. Yanında duran siyah kutuların içinde duran pastel boyalardan, renklerine bakmadan eline ilk geleni alıp çıkartıyor. Sung’ın resim çiziminde belli bir üslup var; şuna benziyor. Benzer kutularından herhangi birini seçiyor. Açıyor. Parlak renkli bir boya seçiyor. Bunu gözlerine yaklaştırıp dikkatle bakıyor. Kokluyor. Yalıyor. Eğer pastel boya bu sınavı geçerse, kalın çizgilerle kâğıttaki yerini alıyor – muza benzeyen eğriler, kiraz büyüklüğünde iri noktalar, dikdörtgen biçiminde şekiller ve bir yaz akşamı yeryüzünden göğe yükselen sıcak dalgasını andıran çeşitli şekiller. Sung’ın daha seyrek çizdiği şekiller içinde şunlar var: kızarmış yumurtayı andıran ortasında koyu renkli bir beneğin olduğu biçimsiz bir şekil, iki yüzeyli bir zig-zag, X biçimleri, yamuklar ve sümüklü böcek benzeri formlar.

Fakat Sung’ın yukarıda sözü edilen incelemesinden geçmeyen pastel boyaların korkunç bir kaderi oluyor: iki parçaya kırılıyorlar ve parçaları da sınıfın bir köşesine fırlatılıp, sınıfta koşturup duran çocukların ayakları altında eziliyor: Sung’ın sanatının izleri. Pastel boyaların kutuları da ayrı bir işlev üstleniyor. Çünkü kutular kapalı durduğunda, oyuncak bloklar olarak kullanılıyor ve odada düzenli bir biçimde yan yana diziliyor ya da dağınık bir biçimde dört bir yana dağılıyorlar. Fakat kutular açık olduklarında, yalnızca Sung’ın pastel boyalarını muhafaza eden ve Sung’ın içlerinden dilediği rengi seçtiği boya kutularına dönüşüyorlar.

Sung’ın bir buçuk saat süren Cumartesi resim dersleri, resim defterlerinin sayfalarını hızlı hızlı çevirmekle, boyaları fırlatmakla ve kendince davranışlarıyla geçiyor. Sung kollarını ve ellerini ısırıyor. Kendini yere atıp karnının üzerinde tepiniyor. Ayaklarıyla yere vuruyor. Titriyor ve tuhaf bir biçimde nefes alıp vererek baykuş ulumasına benzer sesler çıkartıyor. Kâğıda çizdiği şekiller bile Sung’ın bu farklılığını yansıtıyor; Sung kâğıt üzerinde oluşturduğu renk ve şekil cümbüşünden çok etkileniyor ve heyecanlanıyor.

Sung’ın resim yaparken konsantrasyonunu bozan tek bir şey var – kolunun hemen yanında yerde duran renkli pastellerin içinde durduğu kutunun yanındaki renkli ispirtolu kalemlerin bulunduğu kutu. Genellikle emekleyerek bu kutunun yanına gidiyor ve içinden bir avuç mor (her zaman mor) ispirtolu kalem alıyor. O kadar çok sayıda kalem alıyor ki, bunları iki küçük eliyle ancak tutabiliyor. Elindeki kalemler ve alçak sesle inlemenin verdiği keyifle bu kalemleri yere koyarak sıraya diziyor ve sonra hiçbir öncül uyarı vermeden bu kalemleri yine kutuya fırlatarak resmine geri dönüyor. Sung’ın yanına yaklaşıp gür saçlarının arasından onun yüzüne bakmaya çalışan küçük bir kız bile, Sung’ın resmini bu ispirtolu kalem kutusu kadar bölemiyor, çünkü Sung başını kaldırıp bu kızın kendisine bakan gözlerine bakmıyor; pastel ve ispirto boyalarla olan işine devam ediyor.

Otizm

Doğası gereği genetik temelli görünen ya da doğum öncesi hasarlardan kaynaklandığı düşünülen otizm, bir uçta ciddi zekâ geriliği gösteren ve tik benzeri çeşitli dürtüsel davranışlar sergileyen bireylerle, diğer uçta son derece zeki ve konuşkan olan, fakat yeterli sosyal yeteneklerden yoksun dehaların bulunduğu çok uzun bir devamlılık düzlemine sahiptir. Otizm tanısı üzerinde çalışan ilk uzmanlardan biri olan Leo Kanner, otizmin, “otistik yalnızlık” adını verdiği temel bir özelliğine işaret etmiş ve bunu, “otizm tanısı almış bireyin zihinsel ayrıştırılmışlığı” biçiminde tanımlamıştır (2). Bu “yalnızlık” çoğu zaman, kendini öfke nöbetleriyle belli eden yoğun bir endişe ve korku duygusunu da beraberinde getirmektedir (3). Yaklaşık her 10,000 çocuktan 10 tanesinde görülen otizm, erkek çocuklarda kız çocuklarla karşılaştırıldığında 5:1’lik bir oranla daha fazla görülmekte ve üç temel davranış ekseninde tanılanabilmektedir. Lorna Wing’in (4) tanımladığı bu üç göstergesel davranış şunlardır: özellikle yaşıtlarla, karşılıklı, ikili iletişim içine girememe biçiminde tanımlanan ağır sosyal bozukluklar; ağır sözel ve/veya sözel olmayan iletişim bozuklukları ve yerini yinelenen davranışların aldığı rol yapma yeteneği gibi hayal gücüne dayalı davranışların eksikliği. Uta Frith, bu düzensizliği, “bütüncül ve anlamlı düşünceler” oluşturmak için bilgiyi bir araya getirememe sorunu olarak ve “zihnin çevresindeki dünyayı anlamlandırmadaki başarısızlığı” olarak tanımlamaktadır (5). Simon Baron-Cohen’e göre, bu bozuklukların temelinde, otizm tanısı almış insanların, diğer insanların davranışlarındaki neden ve sonuç ilişkisini okuyamamaları bulunmaktadır ve bu insanlar, kendilerine ait bütüncül ve ben duygusundan da yoksundurlar (6). Bu görüşe göre otizm tanısı almış insanlar, kendilerinin ve başkalarının zihinlerine kapalı olabilmektedirler. İletişim, etkileşim ve hayal gücü alanında yaşanılan güçlükler de işte bu kapalılıktan kaynaklanmaktadır (7).

Fakat Sung’ın yaşamına ilişkin gerçekleri bu kısa tanımların içine sığdırmaktan çok uzağız, çünkü o da diğer çocuklar gibi bir çocuk: kendisini seven bir aile ile yaşıyor, resim yapmayı seviyor ve Cumartesi günleri verilen resim dersine katılarak oradaki diğer birçok etkinliği paylaşıyor.

Sung’ın Resmi

Cumartesi günleri verilen resim dersleri süresince, genç öğretmeni Sung’ın resimlerine giderek daha iddialı bir tutum sergilemeye başladı. Küçük kızın yanında yere oturan öğretmen, kızın çizdiği tüm şekillerin taslağını çıkartmış, önce Korece sonra İngilizce isimlendirmiş -pirinç kâsesi, çiçek, tren- renk tonlarını kayda geçirmiş ve Sung’ın kendi yarattıklarını açıkça gördüğünden emin olmuştur. Aynı zamanda Sung’ın en sevdiği oyuncaklar olan ayılar ve Barbie bebekleri hakkında konuşmuş ve bunları tanımlamıştır. Sung, en sevdiği oyuncaklardan bahsedildiğini duyar duymaz, o ana dek hiç çizmediği bir üçgen formu çizmiş.

Dersin sonunda onu almaya gelen anne ve babası bu duruma çok şaşırmışlar. Bunu izleyen haftalarda Sung’ın defterinde yeni formlar oluşmaya başladı -uzun titrek ışınları olan güneş biçimleri, kıvrımlı çizgiler ve en önemlisi de baş resimleri- gözleri oluşturan koyu renkli noktalar, aceleyle çizilmiş ve kaş, burun ve ağız formunu alan çizgiler ve büyük olasılıkla şapka ya da saç yerine geçen tepedeki kıvrımlı çizgiler. Erken dönemdeki bu formlar kısa bir süre sonra bedenlerle eklemlenmiş; ilk başlarda boyun, kol ve bacakları oluşturan kalın çizgiler eklemlenmiş. Sung’ın bu insan formlarının en büyük özelliği, hepsinin gülümsemesi, ince omuzlara ve belirgin bir biçimde dişil özelliklere sahip olmalarıydı. Bunlar, Sung’ın genç öğretmeninin gösterdiği biçimlerden son derece farklı, sayfanın üzerinde dans eder gibi duran kadın figürleriydi.

Sung ilginç bir biçimde, öğretmeninin çizdiği imgelerden birine doğrudan bir yanıt verir gibi oldu: birbirine tek çizgilerle bağlı dairelerin üzerine uzun dikdörtgen biçimler yerleştirdi; bu açık biçimde, öğretmeninin çizdiği tren resminin bir kopyasıydı. Sung’ın resminde bir tek öndeki lokomotif ve buhar yoktu.

Sung, tıpkı diğer çocuklar gibi, imgelem repertuarını geliştirmek bir yana, resim dersinde birçok etkinlikte bulundu. İçi küçük çocuklarla ve resim öğretmenleriyle dolu kalabalık ve canlı bir sınıf ortamında zaman geçirmeyi öğrendi. Birçok yeni materyalle tanıştı: mürekkep, pastel boya, renkli kâğıtlar, ispirtolu kalemler ve boya.

Fakat Sung’ın boyalarla olan deneyimi, bir masanın üzerinde karıştırma kabının içinde karıştırarak gri ve kahverengiden oluşan bir karışım elde ettiği suluboyalarla oldu. Boyayı alıp fırçayı dairesel hareketlerle çevirmekten büyük keyif alıyordu ve önünde duran boya kavanozlarının her birinden dilediği rengi alıyordu.

Origami de Sung’ın ilgisini çekti. Pastel boyalarla ve resimlerle pek belirgin olmayan, ama origami de kendini gösteren becerisi herkesi şaşırttı. Pastel boyalarla ve resim kâğıtlarıyla ilgilendiğinde herkesin dikkatini çeken dağınıklığı ve pisliği, yerini kâğıtları katlarken gösterdiği hünere bıraktı; kâğıtları katlayarak oluşturduğu şekillerin düzgün üç boyutluluğu ve bunu yaparken aldığı haz, Sung’ın görsel ve uzamsal anlamda yetilerinin geniş bir kapasitede olduğunu ve Sung’ın motor kontrolünün de yerinde olduğunu gösterdi.

Kaosun ve çevikliğin, değişimin ve dürtüselliğin bu tuhaf karışımı, Sung’ın kendisi ve resim yeteneği hakkında bize birçok ipucu vermektedir. Sung’ın resmini ve resim yeteneğinde meydana gelen değişimleri en iyi nasıl açıklayabiliriz? Sung’ın çizdiği biçimler, otistik olan ve olmayan diğer çocukların çizdiği resimlerle nasıl bir ilişki içinde olabilirler? Kimseyle konuşup iletişim içine girmeyen otistik bir çocuğun erken dönem bu resimlerinin anlamı ne olabilir? Sung’ın çizdiği bu resimlerde kendini tekrar eden imgeler ve şekillerin gramerini çıkartarak, Sung hakkında birçok şeyi öğrenebiliriz. Bu bağlamda yürütülecek bir çalışma, Sung’ın resim konusundaki yeterlilik ya da yetersizlikleri ötesinde, Sung’ın resim yeteneğinin gelişimsel kapasitesi bağlamında değerlendirilmesini olanaklı kılacaktır. Dahası, bu türden bir dizgesel inceleme dikkatimizi imgelerden oluşan bir karmaşanın ötesine taşıyarak, imgelerin oluşturduğu farklı gramerleri ve imgelerin işlev ve amaçlarını anlamamızı da sağlayacaktır (8). Bu son nokta son derece önemlidir, çünkü Sung’ın resimleri ilk bakışta kaotik görünmektedir; resim defterleri karmaşık geometrik şekiller ve karalamalarla ve fantastik kadın resimleriyle doludur. Sung’un çizimlerini incelerken farklı sistemlerden yararlanılmasının bir nedeni de, resim sistemlerinin uzamsal ve yapısal ilişkileri açıklamasıdır. Otizm tanısı almış genç ressamların, çizimlerinde görsel bir sahnedeki geometrik formları ön plana çıkarttıkları gerçeği de burada önemli bir noktayı oluşturmaktadır (9).

Resim sistemlerinin ve bu sistemleri birbirine bağlayan matematiksel ilkelerin kısaca incelenmesi, bu türden bir çalışmanın öncül adımını oluşturmaktadır. İlk olarak resim sistemlerini inceleyeceğiz: resim sistemleri nedir ve düz bir yüzey üzerindeki çizilmiş ya da boyanmış görsel dünyayı algılamamızda ne gibi bir işlevleri vardır ve sanatın grameri ile yapısını anlamamızda nasıl ilk adımı oluşturmaktadırlar? Daha sonra da, bu türden sistemlerin işaret ettiği ilişkilerin mantığını ve aralarındaki biçimsel bağları açıklayan matematiksel ilkeler üzerinde duracağız.

Resim Sistemleri

Ressam, resim öğretmeni ve resim yapma sürecinde resim sistemlerini kullanan ilk kişilerden biri olan John Willats, aşağıdaki matematiksel bağlantıyı öne sürmektedir:

“Resim sistemleri yaklaşımının gücü, sınıflandırma yönteminin öznel ve geçici bir benzerlikler ilkesine değil, farklı resim sistemlerinin arasındaki soyut matematiksel ilkelere dayanmasından kaynaklanır (10)”.

Willats’ın sözünü ettiği yaklaşımın kısıtlı kalmasının nedeni, “bu yaklaşımın herhangi bir yansıtma sistemi içine girmeyen resimleri ya da çizimleri herhangi bir bağlama oturtamaması”dır (11). Yansıtma sistemlerinin yetersiz noktaları arasında ayrıca, bazı dikdörtgen formlarını ve çocukların düz nesnelerin çizimlerini açıklayamamasıdır. Bununla birlikte: “Yansıtma sistemleri yaklaşımı, çocukların çizdiği resimlerin analizinde ve onların resim yeteneklerinin tanımlanmamasında önemli bir yere sahiptir” (12). Bu sistemler ayrıca, çocuğun psikolojik ve süreç-model temelli gelişimlerinin izlenmesinde de önemli bir adımı oluşturmaktadır.

Bir resim sistemi, basit bir biçimde tanımlamak gerekirse, bir imge oluşturucunun (mühendis, mimar, ressam, haritacı, coğrafyacı, grafik tasarımcı, çocuk ya da eğitimsiz bir yetişkin) üç boyutlu uzayı ya da nesneleri tanımlarken kullandığı sistemdir. Mühendislik ve haritacılık alanlarında, geometrik sistemlerin yapılandırılmasına ilişkin ayrı tanımlar söz konusudur. Fakat tanımın geneli bile, birçok farklı tanımı ortak bir tanım içine almaktadır. Bu bağlamda, bir resim sistemi bir tür geometri olarak görülebileceği gibi, görsel ya da görsel olmayan bilgi kullanılarak grafik bir temsil oluşturma yöntemi olarak da görülebilir.

Bu sistemler arasında şunlar vardır: nesne-temelli temsiller, grafik olmayan görsel ve uzamsal temsiller (bunlar çocukta ilk on iki ve on dört ay içinde görülür; Sung’ın ispirto kalemlerini dizmesi bunun bir örneğidir); ikinci yaşın ilk dönemlerinde görülen yüz ifadelerini andıran biçimler (Sung’ın kalın çizgileri); çocuk yirmi aylıkken ortaya çıkan dairesel formlar (konumları tartışmaya açık olsa da, Sung’ın noktaları ve eğrileri); on sekizinci ve otuzuncu aylarda tesadüf eser keşfedilen geometrik formlar (Sung’ın üçgenleri, dikdörtgenleri ve X formları) ve çocuk üç yaşına girdiğinde gözlemlenen, bu farklı sistemlerin bileşkesiyle ortaya çıkan figürler (Sung’ın kadın resimleri gibi).

Gördüğümüz gibi Sung’ın ilk çizimleri (renkli dikdörtgenlerinden sonra) genel olarak kırmızı ya da yeşil renkli noktalardan oluşuyordu; yine kırmızı, yeşil ve mavi ağırlıklı beş santimetre uzunluğuna yakın eğriler ağır basıyordu. Bunların yanında kalın renk çizgileri ve türlü spiraller ve eğriler de görülmekteydi. Bu karmaşık şekilleri, daha sonra insan yüzünün parçalarını oluşturan göz, burun, ağız, kaş gibi organları andıran, ayrı ve dağınık bir formatta çizilmiş şekiller aldı. Willats’ın belirttiği gibi, bu türden bir çizim söz konusu organları adlandırma sürecine yakın ve benzer, “çizim listesi” olarak tanımlanabilecek bir süreçtir. Sung’ın konumlandırma konusundaki yetersizliği bir kenara konursa, söz konusu dağınık biçimler sonuçta kağıdın kendi sınırları içinde bütünlüklü bir düzlemde yer almaktadır. Bölümleri dağınık bir biçimde çizilmiş bu yüzler, Sung’un diğer biçimsel repertuarı içinde değerlendirilebilir; canlı renk kullanımları içinde bol miktarda daire ve dikdörtgen şekli görülmektedir. Sung’ın bu şekiller ve konumlandırmalarla kurduğu ilişki ve resim sistemleriyle matematiksel ilkelerle olan bağlantısı, onu kendi yaşıtları ile aynı gelişim kategorisine yerleştirmiş ve kendisini dış dünya içinde konumlandırmasının ilk adımını oluşturmuştur: biz neredeyiz ve önümüzde açılıp giden uzamla nasıl bir ilişki içindeyiz?

Matematik ve Resim

Yansıtma sistemlerini tartışırken gördüğümüz gibi, fiziksel konumlar, ilişkiler ve benzer sorulara ilişkin düşüncelerin tamamı geometri ile ilintili olarak düşünülebilir – nesnelerin birbirleriyle kurduğu fiziksel ilişkilerin matematiksel tanımları. Bunlar, küçük çocukların ilk resimlerinde sorguladıkları soyutlamalardır; ilk çizgi çizme ediminde matematiksel unsurlar saptanabilir. Nesnelerin konumu ve fiziksel özellikleri ile ilintili bu erken dönem sorgulamalar arasında şunları sayabiliriz: çocukların, matematiksel tanımlara dayanarak modellendirdiği kendi içsel temsilleri; kâğıt üzerinde sürekli rotasyon formları gösteren çizimler (yapısal değerlerin temsillerine işaret eden dinamik eliptik formlar) ve ritmik biçimlerin keşfi. Çocuk biraz büyüdüğünde, nesne temelli betimlemeleri oluşturur ve biraz daha büyüdüğünde, belli bir manzara imgesini yansıtmaya çalışır. Tüm bunlar, izleyenin betimlenen imge ile arasındaki ilişkinin nesnel tanımlarını verir. Bu bağlamda, insan olarak gördüklerimiz ve gördüklerimizi anlamlandırma biçimlerimiz, bizim nasıl hesaba dayanan düşünce sistemlerimiz olduğunu gösterir ve bu hesaplamaları çocukluk yıllarından başlayarak yaptığımız kesindir.

Çocukların erken dönem resimlerinin matematiksel boyutlarını değerlendirmek, daha geniş bir çerçevede ele alınabilir. Otizm tanısı almış olsun olmasın, tüm çocuklar erken dönem resimlerinde bu proto-geometriden yararlanmakta ve dış dünya ile kurdukları ilişkiyi bu çerçevede dile getirmektedir.

Bu bağlamda, küçük bir çocuğun ilk dönem çizimleri bir tür tanım, bir hareket konumlanması olarak okunabilir. Bu da, insanın dış dünya ile kurduğu ilişkinin ilk dışavurumlarından biri olabilir. Geometrinin şekillerin nitelikleri ile ilgilenen dalı olan topoloji burada büyük önem kazanmaktadır. Küçük çocukların topolojiyi anlamaları son derece önemlidir, çünkü nesnelerin konumlarını ve şekillerini algılamaları için çok önemli bir araçtır. Süreklilik, hareket, geçmiş, şimdi ve gelecek yalnızca matematiksel ve ölçümsel bağlamlarda değil, anlatısal anlamın yapılandırmasında da büyük öneme sahiptir.

Bu doğal geometri, dünya üzerindeki mühendislik ürünlerinde kendini belli etmektedir ve otizm tanısı almış bazı ressamların imgeleri, görünüşte normal materyaller ortaya koymaktadır. Otizm tanısı almış çocuk ve yetişkin ressamlar sıklıkla, mimari imgeleri ve makine, sistemler ve elektrikli araç imgeleri ile dikkat çekmişlerdir. Otizm tanısı almış kişilerin kafalarını karıştıran imgelerin çoğu, onları yaratan insan zihninin geometrik süreçlerini yansıtmaktadır. Nesneler, belirgin bir geometrik düzenin parçaları olarak görülebilir; dünyanın mühendisliğinde kullanılan matematiksel süreçlerin birer ürünüdürler.

İmge oluşturmanın uzamsal boyutu, belli bir geometri türünün ve belli bir matematiksel kurallar dizgesinin kullanımı, insan zihninin ölçme yetisinin de bir göstergesidir. Resim yapma süreci, tüm yetişkin ve çocuklarda, hareketler, öyküler, mitler ve fiziksel göstergeler aracılığıyla dış dünyanın anlamlandırılması sürecine paralel bir süreçtir.

Sonuç

Nesnelerin bu türden konumlandırılması, otizm tanısı olan ya da olmayan tüm diğer çocuklarda olduğu gibi Sung içinde son derece önemlidir. Sung’ın bina ya da araba resimleri çizmekle ilgilenmemesi bu durumu değiştirmez. Sung’ın ilgisini çeken şey, kadın elbiselerinin ayrıntıları, saç biçimleri ve yüz hatlarıdır. Ayrıntılar yönünden son derece zengin olan kadın figürleri, aniden ortaya çıkmalarının ötesinde, Sung’ın resim sistemleri ile kurduğu ilk ilişkinin de önemli göstergeleridir.

Sung’ın bu kadın figürleri aracılığı ile, Sung’ın otizm tanısı almış bir çocuk olarak dış dünyası ile kurduğu ilişkinin doğasını anlamamız mümkün olabilmektedir. Resimlerinde kullandığını geometrik biçimler, onun akranları ile içinde olduğu birliği de yansıtmaktadır. Bu bağlamda, resim sistemlerinin ve matematiksel ilkelerin yakından incelenmesi, otizm tanısı almış küçük bir çocuğun dış dünya ile kurduğu ilişkinin betimlenmesinde son derece önemli bir araç olarak kullanılabilir. İmgelerin bu türden yorumu, çocukların ve yetişkinlerin resimlerini yorumlamada da kullanılabilir.

KAYNAK: AYŞE ERASLAN – Julia Kellman
Journal of Aesthetic Education, Vol. 38, No. 1, University of Illinois, Bahar 2004
(*Bu makalenin çevirisi, Julia Kellman’ın izniyle yayınlanmıştır.)

Bunuda Okumalısın

Otizmli Elif’in büyük başarısı

O otizmli bir birey ancak onun sesini duyanlar kulaklarına inanamıyor. Elif, öyle güzel türkü söylüyor …